Pontus Rum hangi iller ?

Serkan

New member
Pontus Rum: Bir Vatanın Kayıp İzleri, Bir Halkın Anlatılmayan Hikayesi

Merhaba arkadaşlar, sizlere bir hikâye anlatmak istiyorum. Bu hikâye, bir halkın, bir medeniyetin kaybolan izlerini, anılarını ve yaşadığı acıları barındıran bir öykü. Bir zamanlar Karadeniz'in büyülü sularında, dağlarının gölgesinde, yemyeşil vadilerinde barış içinde yaşamış insanlardan bahsediyorum. Hangi topraklardan, hangi illerden mi? Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun ve Amasya... İşte bu iller, bir halkın köklerinin derinleştiği topraklardı. Bu halk, Pontus Rumları olarak bilinir. Onların hayatları, kimlikleri ve yaşadıkları zor zamanlar, bugün bile kaybolan bir kültürün izlerini taşıyor. Ama gelin, bu hikâyeyi, bir erkek ve bir kadının gözünden dinleyelim…

Bir Adamın Yolculuğu: Kaybolan Kimliklerin Peşinde

Ahmet, bir sabah evinin penceresinden dışarı bakarken, rüzgarın denizden getirdiği tuzlu havanın burnuna dolduğunu hissetti. Trabzon’un sokaklarında büyümüş, bu şehri damarlarında hissetmişti. Ama bir şey eksikti. Kendini hiç tamamlanmış hissetmiyordu. Bilinçaltında hep bir eksiklik vardı. Babası ona Pontus Rumları’nın hikâyelerini anlattığında, küçük bir çocuğun masal dinler gibi dinlerdi ama büyüdükçe bu hikâyelerin ardında bir hüzün olduğunu fark etti.

Bir gün, dedesiyle yaptığı bir konuşmada, dedesi ona "Yavaş yavaş kaybolduk, oğlum" demişti. O an, içindeki boşluk daha da büyüdü. Ahmet, sadece kaybolan bir halkı değil, kaybolan bir kimliği, kültürü, bir halkın hafızasını da arıyordu.

Erkeklerin bakış açısını düşündüğümüzde, Ahmet'in yolculuğu, bir sorunu çözme arayışıydı. Geçmişin derinliklerine doğru ilerliyor, her bir ipucunu takip ediyor, ve nihayetinde kaybolan kimliği yeniden bulmak için her adımında daha fazla kararlılıkla ilerliyordu. Ahmet’in zihninde her şey bir stratejiye dönüştü: Hangi köyde ne kaldı? Hangi dilin izleri hala sürüyor? Hangi insanlar geçmişin yaralarını unutmadan hayatlarına devam ediyor?

Bir Kadının İçsel Yolculuğu: Geçmişin İzlerini Taşımak

Ahmet’in annesi, Elif ise her zaman oğlunun aksine çok daha içsel ve duygusal bir bakış açısına sahipti. O, geçmişin acılarını sadece mantıkla değil, kalbiyle hissediyordu. Onun için bu halkın kaybolan izleri sadece harflerden ya da tarih kitaplarından değil, gözyaşlarıyla, hatıralarla doluyordu.

Elif, dedesinin o eski, sararmış fotoğrafına bakarken derin bir iç çekişle geçmişi hatırladı. O fotoğraf, Karadeniz'in dalgalarıyla kıyasıya dövüşen bir kadının görüntüsüydü. Yüzyılların gerisinden gelen bu kadın, Elif'in atasıydı. Bir zamanlar köylerinde herkesin sevdiği bir kadındı; annelik, dostluk, dayanışma... Onun hatıralarına sahip çıkmak, Elif’in en büyük sorumluluğuydu.

Kadınların empatik yaklaşımı, her şeyin bir insana dokunmasını sağlar. Elif, geçmişin acılarını unutmadan yaşama tutunmanın yolunu bulmuştu. Hangi köyde bir Rumca kelime hala söyleniyordu, kimler geçmişin izlerini unutmadan yaşatıyordu? O, Ahmet’in çözmeye çalıştığı stratejiyi duygusal bağlarla, köklü ilişkilerle tamamlıyordu. Elif için geçmişin yükü, sadece çözülmesi gereken bir problem değildi. O, bu kaybolan halkın acısını birer yürek kırıklığı olarak yaşıyor, onunla birlikte ağlıyor ve sevincini de o kaybolan halkla paylaşıyordu.

Pontus Rumları ve Kaybolan Vatan: Köklerin Ardında Kalan Bir Hüzün

Ahmet ve Elif’in gözlerinden görülen o kaybolan halk, aynı zamanda tüm Pontus Rumlarının kaderini de simgeliyor. Giresun’dan, Ordu’dan, Trabzon’dan, Samsun’dan gelen bir halk, 19. yüzyılın sonlarından itibaren yavaşça topraklarını terk etti. Savaşlar, zorla göçler, bir halkın yaşadığı korkunç acılar, onların kaybolmasına neden oldu. Ancak bu kaybolma, sadece fiziksel değil, kültürel ve manevi bir kayboluştur. Pontus Rumları, Karadeniz’in berrak sularına veda ederken, kendi kimliklerini, dilini, kültürünü de geride bırakmak zorunda kaldı.

Ama işte o kaybolan halk, kaybolmuş gibi gözükse de, bir şekilde içimizde yaşatılmaya devam ediyor. Ahmet, bir gün eski bir köyde, yıllar önce terk edilmiş bir evin bahçesinde, üzerinde eski bir Pontus Rum yazısı bulunan taş bir levha buldu. O an, zamanla kaybolmuş bir halkın direnişini hissetti. Elif ise, çocuklarının ruhunda Pontus Rumlarının gülüşlerini, acılarını ve hikâyelerini anlatarak, geçmişi geleceğe taşıyordu.

Geleceğe Taşınan Hatıralar: Birlikte Yaşanacak Yarınlar

Bu hikâyede, kaybolan bir halkın ve onların topraklarının arayışı var. Bu halk sadece birer isim değil, birer anıdır. Bugün, karadenizin dalgalarında, o kaybolan halkın izleri hala sürüyor. Birçok köyde, hala o eski yüce dağlarda yaşayan insanların gözlerinde geçmişin hüzünlü parıltılarını görebilirsiniz.

Ahmet, o kaybolan halkı yeniden bulmak için stratejik bir yolculuğa çıkmıştı ama en sonunda fark etti ki, kaybolan halk, aslında hiçbir zaman kaybolmamıştı. O halk, kültürünü, dilini, anılarını, kendine ait her şeyi yaşatarak gelecek kuşaklara aktarılıyordu. Elif ise, kaybolan bir halkı yeniden hissetmenin yolu olarak, duygusal bağlarını ve köklerini anlatıyordu.

Biz, o halkın kaybolan izlerini ne kadar ararsak, o kadar onlara daha yakın oluruz. Ve bir gün, belki de, geçmişin ışığıyla, kaybolan halkların ve kimliklerin, yeni bir dünyada yeniden var olduğunu görebiliriz.

Sevgili forumdaşlar, bu hikâyeye nasıl bağlanıyorsunuz? Kaybolan kültürler, halklar ve kimlikler üzerine ne düşünüyorsunuz? Benim için, bu kaybolan halkın izlerini yaşatmak, sadece bir geçmişi hatırlamak değil, aynı zamanda geleceğe umut bırakmak demek.
 
Üst